BİLDİKLERİMİZ VE BİLMEDİKLERİMİZ

11/2/2009


YILLARCA BİZE KIZIL SULTAN DİYE YUTTURDUKLARI BÜYÜK PADİŞAHIN GERÇEK HAYATI.OKUMAYA VE TANIMAYA İHTİYACIMIZ VAR.

Millet Çok Çalışmamız İçin Maaş Veriyor!

Cennetmekan Sultan Abdülhamid Han'ı rahmetle anıyoruz Büyük Osmanlı Padişahı...

Cennetmekan Sultan Abdülhamid Han'ı rahmetle anıyoruz Büyük Osmanlı Padişahı ve aynı zamanda şair olan Sultan 2. Abdülhamid Han'ı, vefatının 91. yıldönümünde rahmet ve minnetle anıyoruz. 10 Şubat 1918'de vefat eden Cennetmekan Sultan, Batı Emperyalizmi'ne karşı, Afrika içlerinden Çin'e kadar uzanan büyük bir savaş verdi. Abdülhamid Han, Siyonistlerin de korkulu rüyasıydı.

Büyük Osmanlı Sultanı 2. Abdülhamid Han'ı vefat yıldönümünde rahmet ve minnetle anıyoruz. 10 Şubat 1918'de vefat eden Cennetmekan, Batı Emperyalizmi'ne karşı, Afrika içlerinden Çin'e kadar uzanan büyük bir savaş verdi. Bugünkü Ergenekon Terör Örgütü gibi, o dönemde de ülkenin başına bela olan İttihat ve Terakkiciler tarafından 33 yıl süren saltanatının ardından tahttan indirilen Abdülhamid Han, Siyonistlerin de korkulu rüyası olmuştu. 

10 YAŞINDA ANNESİNİ KAYBETTİ
10 yaşındayken annesini kaybetmesi üzerine manevi annesi Başikbal Perestû Hanımefendi'nin terbiyesi altında büyüdü. Çok iyi bir eğitim alan Abdülhamid Han, Arapça, Farsça, Osmanlı Edebiyatı ve diğer İslami İlimleri de ders olarak almıştı. 

VELİYYULLAH OLARAK BİLİNİYORDU
Abdülhamid Han, kurulduğu yıl Yeni Osmanlılar Cemiyeti'ne girdi ancak cemiyetin yanlış gayeler peşinden gittiğini düşündüğü için ayrıldı. Sultan, takva ve dindarlığı sebebiyle halk arasında veliyyullah olarak biliniyordu. 31 Ağustos 1876'da Osmanlı tahtına oturan Abdülhamid Han, dış ve iç düşmanların bütün gayretlerine rağmen, 27 Nisan 1909 yılına kadar tam 33 yıl boyunca Osmanlı tahtında oturmayı başardı. 10 Şubat 1918'de İstanbul'da vefat eden Sultan, büyükbabası için Divanyolu'nda yaptırılmış olan Sultan 2. Mahmut Türbesi'nde yatmaktadır.

DİN VE FENNE ÇOK ÖNEM VERDİ
Sultan Abdülhamid'in çok güçlü bir hafızası vardı. Bir gördüğünü bir daha unutmazdı. Açık ve net bir konuşması olan Cennetmekan Sultan aynı zamanda çok dindar bir insandı. Kızı Ayşe Sultan babasının dindarlığını şöyle anlatmıştır: “Babam doğru ve tam dinî itikada sahip bir Müslümandan başka biri değildir. Beş vakit namazını kılar, Kur'an-ı Kerîm okurdu. Daima camilere devam ettiğini, Ramazanlarda Süleymaniye Camii'nde namaz kıldığını, o zamanlar camide açılan sergilerden alışveriş ettiğini hikaye tarzında anlatırdı. Babam herkesin namaz kılmasını, camilere devam edilmesini çok isterdi. Sarayın hususi bahçesinde beş vakit Ezan-ı Muhammedi okunurdu. Babamın bir sözü vardı: “Din ve fen” derdi. Bu ikisine de itikat etmenin caiz olduğunu söylerdi.”

ÇOK ÇALIŞKANDI
Sultan Abdülhamid aynı zamanda çok çalışkan bir padişahtı. Günde muntazam 15-16 saat çalıştığı söylenmektedir. “Millet bize çok çalışmamız için maaş veriyor” diyen Abdülhamid Han, kendisi için diktatör yorumları yapanların yüzlerine esaslı bir tokat vuruyordu adeta. Çalışma saatleri dışında hobi olarak marangozlukla uğraştı. Gençliğinde binicilik, yüzme, atıcılık, güreş gibi sporlar yaptı. Abdülhamid Han, matbaa ve yayın işlerine çok meraklıydı. Modern matbaa makinelerini Türkiye'ye getirtip kaliteli divan eserleri bastırdı. Mesela Cem Sultan Divanı'nı bastırıp bazı nüshalarını İngiltere'ye, Almanya'ya ve Amerika'ya göndertti.
Osmanlı ordusunu modernize eden Abdülhamid Han, Hicaz Demiryolu gibi devasa işleri de büyük bir başarı ile yapmıştır. Hicaz Demiryolu, finansmanıyla, inşaatıyla ve tasarımıyla, İslam aleminden toplanan bağışlarla tamamen yerli bir girişimdir. Sirkeci ve Haydarpaşa garları da Abdülhamid Han'ın yaptırdığı önemli binalardır. İlk kız okullarını açan Abdülhamid Han, bütün Anadolu'yu baştan başa dolaşacak bir karayolu ağını da projelendirilip tatbikata geçirmiştir. Üniversiteler, güzel sanatlar akademisi, ticaret ve ziraat okulları kuran Sultan Abdülhamid, ilk ve orta dereceli okullar, dilsiz ve kör okulları, kız meslek okulları da yaptırmıştır. Vilayetlere liseler, kazalara ortaokullar kurmasıyla beraber, ilkokullar köylere kadar onun döneminde ulaştı. 

DARÜLACEZE'Yİ DE O KURDU
Darülaceze ve Şişli Etfal Hastanesi gibi birçok kuruluşu halkının hizmetine veren Sultan, Haliç ve Boğaziçi'ne de birer köprü yaptırmak istiyordu. Bu amaçla Fernidan Arnoden adlı Fransız mimara projeyi yaptıran Cennetmekan, Yemen Demiryolu gibi bunu da tamamlayamadan tahttan indirildi. Hamidiye adı verilen nefis içme suyunu borularla İstanbul'a getirtti. Abdülhamid Han'ın yaptırdığı birçok merkezden bazıları şunlardı; “İstanbul Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi, Yüksek Ticaret Merkezi, Haydarpaşa Tıbbiye Mektebi, Düyun-ı Umumiye ve Karaköy Osmanlı Bankası, Karaköy Palas İş Hanı, Maçka Palas, Ankara İş Bankası, İstanbul Maçka İtalyan Sefareti, Tarabya İtalyan Sefareti, Haydarpaşa Garı, Sultanahmet'te Alman Çeşmesi, Sirkeci Garı, Kütahya Ulu Camii, İstanbul Yıldız Hamidiye Camii, Cihangir Camii ve Beyazıt Devlet Kütüphanesi (Kütübhane-i Umumi-i Osmani).

SİYONİSTLERİN CAN DÜŞMANIYDI
Yahûdîler, Arz-ı mev'ud (vadedilen topraklar) üzerinde devlet kurma çalışmalarını hızlandırdıklarında karşılarında Cennetmekan Abdülhamid Han'ı buldular. Yahûdîler 1870 senesinden îtibaren Filistin toprakları üzerinde zirai yerleşme merkezleri teşkil etmeye başladılar. Daha çabuk ve kesin bir yerleşme yapabilmek için Siyonistlerin lideri Teoder Herzl, Sultan Abdülhamid'le görüştü. Ondan toprak talebinde bulunarak, Filistin'de bir aristokratik cumhuriyet kurmak için izin istediler. Buna karşılık da Osmanlı bütçesinin üç misli para teklif ettiler ve devletin bütün borçlarını ödeyeceklerini bildirdiler. Bu isteğe karşı Abdülhamid Han tarihimize altın harflerle geçen şu cevabı verdi: “Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim, bu devleti kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanıyla mahsuldar kılmıştır. Ecdadımın kanıyla alınan yer parayla satılamaz.” Abdülhamid Han ayrıca Yahudilerin gizli faaliyetlerine karşı da harekete geçti. Filistin'in tamamını arazi-i şahane îlan ederek satılmasını yasakladı. Bizzat şahsına bağlı bir orduyu Filistin'de vazifelendirdi. Kafkas ve Balkanlardaki bir kısım Müslümanları Filistin'e yerleştirdi. Padişahın bu faaliyetleri üzerine Yahûdîler, bütün güçlerini Abdülhamid Han'ı tahttan indirme yoluna çevirdiler ve Mason yaptıkları yerli hainlerle işbirliğine giderek bu niyetlerini gerçekleştirdiler. 

O GİTTİ, OSMANLI BİTTİ
Sultan Abdülhamid Han devrinde Osmanlı, dünyanın dört büyük gücünden biriydi. Sınırlarımız hala Afrika'nın ortalarından Avrupa içlerine kadar uzanıyordu. Osmanlı, 7 milyon kilometrekareden fazla olan toprağıyla Abdülhamid Han zamanında her şeye rağmen dimdik ayaktaydı. Çeşitli entrika ve iftiralarla onu tahtından indirip ülke idaresini eline alan İttihatçılar, Osmanlı Devleti'ni hızlı bir parçalanma sürecine soktular. Önce Trablusgarb'ı İtalyanlar işgal etti, sonra Balkan Harbi bozgunu oldu. Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ aralarında anlaşıp Osmanlı'ya saldırdılar ve çok kısa bir süre sonra da 1. Dünya savaşı ile Osmanlı tarihe karıştı. 

ULU HAKAN NELER YAPMADI Kİ!
İşte Cennetmekan Abdülahmit Han'ın yaptığı hayırlı hizmetlerden bazıları: 
1. Hindistan, Cava, Afganistan, Çin, Malezya, Endonezya, Açe, Zengibar, Orta Asya ve Japonya'ya elçiler ve din adamları gönderdi. 
2. Dünyanın ilk dişçilik okulunu kurdu. 
3. Paris'te İslam Külliyesi kurdu. 
4. Çinlilere karşı Doğu Türkistan'a gönderdiği askeri yardım ile Orta Asya Müslümanlarını örgütledi. 
5. Kudüs-Yafa, Ankara-İstanbul ve Hicaz demiryollarını yaptırdı.
6. Cami yaptırdığı her köye bir de okul açtı.
7. Modern matbaa makinelerini Türkiye'ye getirtti, ücretsiz kitap dağıttırdı, 6 bin kitabın çevrilmesini sağladı. 
8. Beyazıt kütüphanesini kurup 10 bini el yazması olmak üzere tam 30 bin kitap bağışladı. 
9. İlk defa elektriği ve gazı getirdi. 
10. Ziraat Bankası'nı kurdu.
11. Dünyanın ilk torpido atan denizaltısını tamamen kendi parası ile yaptırdı. 
12. Israrla yerli kumaş giydi, Hereke bez fabrikası ve Feshane'yi kurdu. 
13. Mezuniyet törenlerinde öğrencilere hediye kitap gönderdi. Yoksul halkına kendi cebinden ödeyerek kömür dağıttı. 
14. Yalova Termal kaplıcalarını kurdurdu.
15. Terkos'un sularını İstanbul'a taşıttı. 
16. İlk modern eczanemizi açtırdı.
17. İlk otomobili getirdi ve 5 bin km karayolunu yaptırdı. 
18. Dünyanın ilk metrolarından birini Karaköy-Taksim arasına yaptırdı, atlı ve elektrikli tramvaylar kurdu. 
19. Arkeoloji müzeciliğini başlattı. 
20. İlk kuduz hastanesini (İstanbul Darü'l-Kelb Tedavihanesi) açtırdı. 
21. Teselya savaşı sürerken saraylı hanımlara askerler için çamaşır diktirdi, yaralı askerler için bizzat kendi eli ile koltuk değneği yaptı. 
22. Midilli adasını eşi Fatma Pesend Hanım'ın şahsi mülkünden ısrarla verdiği para ile Fransızlardan geri aldı. 
23. Yıldız Çini fabrikasını, Beykoz ve Kağıthane kağıt fabrikalarını kurdu. 
24. Pekin'de Üniversite kurdurdu. 
25. Toplu sünnet merasimleri yaptırıp her bir çocuğa çeyrek altın gönderdi ve bu yüzden yaz aylarında toplu sünnetlerin yaygınlaşmasını sağladı.
26. Kendi el emeği ile kazandığı ve biriktirdiği parasından bir kısmını her sene borç yüzünden hapse düşenleri kurtarmaya tahsis etti. 
27. Her yıl 30 bin saksı satın alıp çiçek ektirdi. 
28. İzmir limanına izinsiz giremeye kalkan ABD savaş gemisini top ateşine tutturdu. 
29. Kendi elleri ile yaptığı marangozluk eşyalarını özellikle gazilere hediye ederdi. 
30. Kendisine yapılan bombalı suikasti düzenlemesine rağmen Ermeni katili affedip Avrupa'da hafiyelik yapmaya gönderdi. 
31. Daha sonra Çanakkale Savaşı'nda kurtarıcımız olacak topları yaptırdı. 
32. Sadece Anadolu'da 14 bin ilkokul açtı. 
33. Telefonu Avrupa ile birlikte ülkemize getirtti. 
34. Peygamberimize, dinimize veya Osmanlı'ya hakaret içeren oyunları Fransa, İngiltere, Roma ve ABD'den kaldırttı. 

 

BİR AYAKKABI DA ERDOĞAN’DAN

3/2/2009

BİR AYAKKABI DA ERDOĞAN’DAN

Bu tavır, aslında şunu göstermiştir ki, Erdoğan olması gereken yerde değildir. Yüreği ve vicdanı mazlumlarla birlikte olan bir insanın, zulüm temelinde yükseltilen ve emperyalizm ve siyonizmle işbirliği üzerine işleyen bir rejimin başında bulunması öncelikle kendisine haksızlıktır.

Hesapta “Erdoğan’ın deyimleri” başlıklı bir yazı yazmak vardı. Bu başlık altında, Tayyip Erdoğan’ın Başbakan seçildikten sonra çeşitli tarih ve vesilelerle dillendirdiği bazı cümlelerini yorumlamayı düşünüyordum.

 

Irak’a yönelik emperyalist ABD saldırısı öncesinde, tezkerenin TBMM’den geçmesi için yoğun gayret içindeyken sarf ettiği “Trübünde olamayız, sahanın içinde olmamız lazım”, “Denklem dışı kalamayız” cümleleri (Ki o zaman Haksöz Dergisi’nde bu cümleleri konu alan “Allah’ı denklem dışı bırakmak” başlıklı bir yazı kaleme almıştım), iki yıl önce Arabistan’da düzenlenen Cidde Ekonomik Forumu’nda yaptığı konuşmada sarf ettiği “Paranın dini imanı olmaz” sözü ve son olarak Gazze’deki soykırım girişimi karşısında, siyonist rejime tavır olarak herhangi bir somut adım atılmamasına yönelik eleştirilere karşı seslendirdiği “Bakkal dükkanı yönetmiyoruz” ve “Bekâra karı boşamak kolaydır” sözlerini ele almayı düşündüğüm yazıyı daha sonraya bırakıyorum, nasip olursa…

 

İsviçre’nin Davos kasabasında dün yaşananlar, malum olduğu üzere sadece yaşadığımız coğrafyada değil tüm dünyada gündemi bir anda değiştirmiş bulunuyor. Davos’ta her yıl düzenlenen ve birçok ülkenin yöneticilerini ve iş dünyasını bir araya getiren Dünya Ekonomik Forumu’nun bu yılki zirvesi, dünya gündemini sarsan bir gelişmeye sahne oldu.

 

Forum kapsamında düzenlenen ''Gazze: Ortadoğu'da Barış Modeli'' başlıklı panele siyonist rejim Cumhurbaşkanı Şimon Peres, BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon ve Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa ile birlikte konuşmacı olarak katılan Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan, Gazze’deki katliamlarını savunan ve bunu yaparken de kendisini hedef alıp sesini yükselten siyonist rejim şefine unutamayacağı bir ders verdi.

Siyonist rejim şefi Peres’e dönerek "Sayın Peres, benden yaşlısın. Sesin çok yüksek çıkıyor. Biliyorum ki sesinin bu kadar yüksek çıkması suçluluk psikolojisindendir. Öldürmeye gelince siz onu çok iyi biliyorsunuz” şeklinde tepkisini ortaya koyan Erdoğan, Yahudi iki yazardan alıntı yaparak İsrail’in barbarlığının zalimliğin ötesine geçtiğini ve haydut devlet olduğunu söyledi ve moderatörün sözlerini kesme girişimini protesto ederek paneli terk etti.

Gazze’ye yönelik soykırım girişimi sırasında, siyonist saldırganlığa yönelik zaman zaman yüksek dozda eleştiriler dile getirmesine rağmen sembolik de olsa hiçbir somut adım atmayan ve hatta somut adım taleplerine karşılık yukarıda dile getirdiğimiz gibi “Bakkal dükkanı mı yönetiyoruz”, “Bekâra karı boşamak kolaydır” cümleleriyle karşılık veren Erdoğan’ın eleştirileri, haliyle, bir vicdan teskininin ötesinde algılanacak nitelikte değildi. Manzara şuydu: Erdoğan, söylemleriyle vicdanını ve tabanını, somut hiçbir adım atmayarak da emperyalist ve siyonist istikbarı memnun ediyordu!

Davos’taki panelde ortaya koyduğu tavır, Erdoğan’ın bu fasit dairenin dışına çıkması anlamına geliyor. Panel sonrası, tutum ve duruşunu koruması da, Erdoğan’ın tavrını anlık bir tepkinin ötesinde algılamak gerektiğini gösteriyor.

Erdoğan, Davos’taki çıkışıyla, bir buçuk ay önce Iraklı gazeteci Muntazar Zeydi’nin Bush’a fırlattığı ayakkabıyı hatırlatmıştır. Dünya istikbarının bir araya geldiği bir mekanda, emperyalizmin şımarık çocuğuna tarihî bir ders vererek önemli bir tavra imza atmıştır.

Bu tavır, aslında şunu göstermiştir ki, Erdoğan olması gereken yerde değildir. Yüreği ve vicdanı mazlumlarla birlikte olan bir insanın, zulüm temelinde yükseltilen ve emperyalizm ve siyonizmle işbirliği üzerine işleyen bir rejimin başında bulunması öncelikle kendisine haksızlıktır. Bir insan, vicdanı ile “realite” arasındaki bu büyük çelişkiyi ne kadar taşıyabilir? Aslında Davos’ta olan, Erdoğan’ın vicdanının isyanıdır.

Davos’ta tükenmeyen vicdanına tanık olduğumuz Erdoğan’ın olması gereken yer, emperyalizm ve siyonizmle işbirliğini kendi bekası bilen bir rejimin başı olmak değildir. Erdoğan’ın, istikbara karşı hiçbir zaman vicdanının sesini bastırma ihtiyacı hissetmeyeceği bir konuma ihtiyacı olduğu, dün Davos’ta açıkça görülmüştür.

KAZANAN GAZZE HALKI OLDU

29/1/2009



Üç hafta boyunca dünyanın en gelişmiş füzelerine ve son teknoloji ürünü bombalarına karşı evlerinden ayrılmayan, ateş altındaki toprağını terk etmeyen, onurlu ölümü, onursuzca yaşamaya tercih eden bir halkı hangi ordu yenebilir?

Emperyalizmin, Birinci Dünya Savaşı sonrası başlayıp İkinci Dünya Savaşı sonrası tamamlanan bir operasyonla İslam topraklarına bir ileri karakol misyonuyla yerleştirdiği taşeron güç işgalci siyonist rejim, İslami direniş karşısında bir kere daha çaresizliğini kabul etti, hamdolsun. Siyonist rejim, Gazze halkının ve bu halkın evlatlarının teşkil ettiği İslami direnişin kararlı direnişi ve yıkılmayan azmi karşısında tek taraflı ateşkes ilan etmek zorunda kaldı.

 

Bundan 22 gün önce bir Şabat günü Gazze’ye ani bir saldırı başlatan siyonist işgal rejimi, Gazze’de üç haftada tam anlamıyla bir soykırım girişimine dönüşen bir vahşet gerçekleştirdi. Yarıdan fazlası çocuk, kadın ve yaşlı olmak üzere bin 200’den fazla Gazzeli kardeşimizi ağır bombardımanlar altında katletti. Forfor bombaları ve seyreltilmiş nükleer silahlar da kullanarak üç haftada tüm savaş ve insanlık suçlarını işledi. Bu suçları işlerken en büyük destekçisi de her zaman olduğu gibi Büyük Şeytan ABD oldu.

 

Siyonist işgal rejimi bu insanlık suçlarını işlerken uygar (!) dünya tüm olup bitenleri seyretmekle yetindi. Utanma belasına sarf edilen birkaç diplomatik cümle ve soykırım girişiminin ikinci haftasında alınan ve fakat ardında durulmayan bir BM ateşkes kararı dışında dünya yönetim erklerinden bir adım gelmedi. Bunun da ötesinde yüzlerce Gazzeli, kadın-çocuk demeden forfor bombalarıyla vahşice katledilirken Batı başkentlerinden hâlâ “İsrail’in kendini savunma hakkı” ve “antisemitizm” açıklamaları yükselmeye devam etti. Her fırsatta “insan hakları”ndan dem vuran Batı, bu kez de siyonist vahşeti mazur göstermeye kalkışmaktan hiç utanç duymadı.   

 

Siyonist soykırım girişimi karşısında üç maymunu oynayan sadece Batı ülkeleri değildi. Başta Gazze’yle sınırı bulunan Mısır rejimi olmak üzere İslam dünyasındaki tüm işbirlikçi rejimler de siyonist soykırım girişimine seyirci kalmayı tercih etti. Hatta “Son Firavun Hüsnü Mübarek” yönetimindeki Mısır örneğinde olduğu gibi soykırım girişimi karşısında dahi siyonist abluka ve ambargonun bir parçası olmayı sürdürenler de oldu.

 

Şüphesiz büyük bir insanlık suçuna dönüşen son siyonist saldırganlığın ortaklarından biri de yaşadığımız coğrafyada hakim olan laik Kemalist rejim olmuştur. Gazze’de kardeşlerimizin başına bomba yağdıran katil uçakların nerede eğitim gördükleri, kustukları vahşetin antrenmanını nerede yaptıkları  artık çocukların bile bildiği bir husus. Ayrıca birçok askeri ihalesiyle siyonist savaş makinesine cansuyu olan da bu rejimden başkası değil. Bu gerçeğe rağmen, iki dönemdir bulunduğu konumda bu suç ortaklığının sona ermesi için Çarşamba’dan hiçbir adım atmayan ve Perşembe gelip siyonistler soykırıma giriştiğinde feryad etmekle yetinen muhafazakar demokratlar da işlenen bu insanlık suçunda pay sahibi olduklarını bilmelidirler.

 

Siyonist soykırım girişimine suç ortaklığı yapmayan ülke yönetimleri ne yazık ki bir elin parmakları kadar olmuştur. Zaten siyonist işgal rejimini meşru kabul etmeyen İran, Suriye, Lübnan başta olmak üzere, siyonistlerin işlediği bu son insanlık suçundan dolayı siyonistlerle diplomatik ilişkilerini kesen Venezuella, Bolivya, Katar ve Moritanya gibi ülkeler siyonist vahşete karşı fiili tepki ortaya koyan birkaç ülkeyi teşkil etmiştir.

 

İşte dünyanın bu tepkisizliği ve hatta çoğu ülkenin siyonist soykırım girişimine desteğine rağmen, Gazze halkı günlerce süren bombardımanlara direnerek, yılmayıp İslami direnişin arkasında durmaya devam ederek büyük bir zafere imza atmıştır. Bu sonuç, insanlık onurunun gelişmiş füzeleri ve forfor bombalarını mağlup etmesidir. İnsanlık bir kere daha barbarlığa galip gelmiştir. İnsanlık tarihinde birçok örnekleri bulunduğu gibi bir kez daha mânâ maddeye galebe çalmıştır. Şehid Gazze’nin şehid halkı insanlığa büyük dersler vererek bu büyük imtihandan alnının akıyla çıkmıştır. Tabii ki her şey bitmiş, nihai zafer elde edilmiş değildir. Ancak Gazze halkı, zafer için gerekli inancı, iradeyi ve kararlılığı taşıdığını, en son teknoloji ürünü bombalarla dahi yıkılamayan bir direniş azmine sahip olduğunu dosta düşmana göstermiştir.

 

Üç hafta boyunca dünyanın en gelişmiş füzelerine ve son teknoloji ürünü bombalarına karşı evlerinden ayrılmayan, ateş altındaki toprağını terk etmeyen, onurlu ölümü, onursuzca yaşamaya tercih eden bir halkı hangi ordu yenebilir? İslami direnişin kıt teknik imkanlarıyla ürettiği Kassam roketlerinin menziline giren Sderot ve Aşkelon’da bu etkisiz roketlerin ismini dahi duyunca sığınaklara koşuşan ve haftalarca sığınaklardan çıkmayan siyonist rejimin ahalisine karşılık, sağanak gibi yağan füze ve bombalar altında evlerinde yaşamayı sürdüren şehadet sevdalısı bir halk Gazze halkı. İşte bugün siyonist vahşilere çaresizlik yaşatan Gazze halkının bu sevdası ve bu sevdadan kaynaklanan irade ve kararlılığıdır.

 

Gazze halkının asıl zaferi, maddi planda elde ettiği sonucun çok ötesinde, barbarlığa karşı insanlığı bihakkın savunmuş olmasından ötürü mânâ düzleminde olmuştur. Gazze halkının füze ve bombalara göğüs gererek, büyük bedeller ödeyerek elde ettiği zafer, mânânın maddeye karşı yeni bir zaferidir.

 

Gazze halkı tüm dünya halklarını heyecanlandıran örnek direnişiyle insanlığa dayatılan materyalist kurguyu paramparça etmiş, insanlığın gündeminden hayli uzaklaştırılan anlamı tutup ayağa kaldırmıştır.

 

Gazze halkından öğreneceğimiz çok şey var. 

Şükrü HÜSEYİNOĞLU

AZİL MESELESİ

12/9/2008
 

Azil Meselesi

 

Konu ile ilgili  Hadis-i Şerifler :

 Bir adam Rasulullah’a azil hakkında sordu ve dedi ki “karım süt emziriyor ve ben hamile kalmasını istemiyorum. Nebi (s.a.v) buyurdu ki: “Rahimde takdir edilen olacaktır.” (Nesai) 

Hz. Peygamber’in hoş görmediği on davranıştan birisi de “azil” olarak açıklanmıştır. (Nesai-Ebu Davud)

Peygamberimiz’in yanında azil konuşuldu. O şöyle buyurdu: “Sizden biriniz bunu neden yapıyor? Yaratılan hiçbir can yoktur ki Allah onu yaratacak olmasın.” (Ebu Davud) 

Cabir dedi ki: “Biz  Hz. Peygamber zamanında ve Kur’an inmeye devam ederken azil yapıyorduk.” (Buhari) “Yasaklanan bir şey olsaydı Kur’an yasaklardı.” (Müslim)

“Bu Peygambere ulaştı ama bize yasaklamadı.” (Müslim)
 

Hz. Peygamber izni olmaksızın hür kadından azil yapmayı yasakladı. (İbn Mace) 

Peygamberimize azil hakkında soruldu: “Bu gizli gömmedir.”  (Müslim) 

Azil hakkında sorulduğunda “Her meni ile çocuk olmaz ki, Allah bir şeyi yaratmak istediğinde ona hiçbir şey mani olmaz.”  (Müslim) 

Azil hakkında sorulduğunda “Siz bunu yapıyor musunuz, bunu yapmamakla yükümlü değilsiniz, ama biline ki Allah’ın çıkmasını yazdığı kişi mutlaka çıkacaktır.” (Buhari) 

İbn Ömer azil yapmaz ve onu mekruh görürdü. (Muvatta)

 

 

Sonuç: 

Sonuç olarak azil yapmanın haram kılınmadığını, bununla beraber insanın azil yapmakla Allah’ın yaratmayı takdir ettiği bir insanın yaratılmasına engel  olamayacağını anlıyoruz. 

Demek ki biz azil yapsak da yapmasak da yaratılan mutlaka yaratılacaktır, o halde azil yapmanın bir manası kalmıyor. Onun içindir ki Peygamber Efendimiz azil yapanları yadırgamış ve Hadis-i Şerifde geçtiği gibi “sizden biriniz bunu neden yapıyor” buyurmuştur. 

Azil çocuk olmaması için bir tedbirdir  ve tedbir almak esastır diyenlere şaşıyoruz ve diyoruz ki “neyin tedbirini alıyorsun, Peygamberimiz “Çoğalınız, ben sizin çokluğunuz ile diğer ümmetlere övüneceğim” buyurarak Müslümanların çoğalmasına teşvik edecek, biz ise Hz. Peygamber’in teşvik ettiği bir şeye karşı tedbir alacağız, bu tedbir değildir ve tedbirin yeri burası değildir, tedbir bir zarar veya tehlikeden korunmak için alınır ama bir müslümanın dünyaya gelmesi asla bir zarar veya tehlike değildir. 

Rızkını temin edemem korkusu ise boş bir vesvesedir. Çünkü Allah rızka kefildir, yeter ki biz çalışalım ve Yüce Allah’a hakkıyla tevekkül edelim.   

İslam’da aile planlaması diye bir şey söz konusu olamaz. Çünkü mü’min olan geçim ve rızık korkusu çekmez. Çocukların eğitilmesine gelince: Mü’min çocukların terbiyesi için gereken tedbirleri alır. Alınmıyorsa bu o babanın ve eğitim sisteminin hatasıdır. Bu hatanın telafisi “aile planlaması” değil “eğitim planlaması” yapmaktır. Çözüm eğitimdedir, çocukları yok etmekte değil… 

Selametle kalın.

YAHUDİLER-2

10/9/2008

Yahudiler-2

 

Yahudiler kendi hallerinde yaşamazlar. Rahat durmayı bilmezler. Kendilerini üstün ırk olarak görerek, diğer insanları sömürmeyi, onları birbirine düşürmeyi her zaman için sürdürmüşlerdir. Hatta Allah-u Teala’ya bile iftira  atmaktan geri durmamışlardır. Şimdi Ayet-i Kerimeyi okuyalım:  “Yahudiler:  "Allah'ın  eli  bağlıdır,  sıkıdır."  dediler.  Hay  söyledikleri  yüzünden kendi  elleri  bağlanası  ve  lânet  olasılar!  Bilâkis Allah'ın iki  eli  de açıktır, dilediği gibi verir.  Andolsun  ki,  sana  Rabbin tarafından indirilenler, onlardan çoğunun azgınlığını ve  küfrünü  artıracaktır.  Biz  onların  arasına  kıyamete kadar sürecek bir düşmanlık ve kin saldık.”  (Maide: 64)

 

Yaptıklarından dolayı kıyamet gününe kadar Allah’u Teala onlara dünyayı dar edecek başka insanları musallat kılacağını Ayetten öğreniyoruz.. İsterseniz bakın tarihe, belirli bir yer ve yurt edinemeyen yahudiler, yerleştikleri bir çok yerden kovulmuşlar, sürülmüşler ve öldürülmüşler. Önceleri Filistin diyarından kovulmuşlar, daha sonra geldikleri Medine civarından hainlikleri nedeniyle müslümanlar tarafından sürülmüşlerdir. Yine tarihte İspanya’dan kovulan ve Osmanlı imparatorluğu tarafından kabul edilen yahudileri biliyoruz. Son olarak ikinci dünya savaşı sırasında Almanya’da başlarına gelenleri bilmeyenimiz yoktur. Ve bunun kıyamete kadar böylece devam edeceği Ayette izah edilir. İşte o Ayet: “Hani  Rabbin,  kıyamet  gününe  kadar  onların  üzerine  kendilerine  azabın  en kötüsünü yapacak  kimseler  göndereceğini  bildirmişti.  Şüphesiz  ki  Rabbin  cezayı çabuk verir. Bununla beraber O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”  (A’raf: 167)

 

Yahudilere tabi olamayız. Onları memnun etmek için de çabalamaya gerek yoktur. Ayet-i Kerime şöyle gelmiştir: “Yahudiler  ve  hıristiyanlar,  dinlerine uymadıkça senden hoşnut olmayacaklardır (Ey Muhammed) De  ki:"Doğru  yol,  ancak  Allah'ın  gösterdiği  yoldur." Eğer sana gelen ilimden sonra onların  arzularına  uyarsan andolsun ki, seni Allah'ın azabından koruyacak ne bir dost ve ne de bir yardımcı vardır.”  (Bakara: 120)

 

Onlarla samimi dostluklar da kuramayız. Zira onlar buna yanaşmazlar. Hıristiyanlarla dost olurlar ancak müslümanlarla olmazlar. Ayetler bizi uyarıyor:  “Ey  iman  edenler!  Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar, birbirlerinin dostudurlar.  Sizden  kim  onları  dost  edinirse,  o  da  onlardandır.  Şüphesiz ki Allah, zalim topluluğa doğru yolu göstermez.”   (Maide:51)

    Hatta yahudilerin bize karşı düşmanlıkları müşriklerin düşmanlıkları kadar şiddetlidir. “(Ey  Muhammed!) iman edenlere en azılı düşman olarak insanlar arasında yahudileri ve  Allah'a  ortak  koşanları  bulursun.  Yine  iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak  da  insanlardan:  "Biz  hıristiyanız"  diyenleri  bulursun.  Bu  da onların arasında papazların ve rahiblerin bulunmasından ve büyüklük taslamadıklarındandır.” (Maide: 82)

   Yahudiler bizim gibi Hak bir Peygamberin ümmeti oldukları halde bizimle değil, tutar kafirlerle dostluk kurarlar. Bu husus Ayette şöyle açıklanır: “Onlardan bir  çoklarının   kâfirleri  dost  edindiklerini  görürsün.  Nefislerinin, kendileri   için  önceden  hazırlayıp  gönderdiği  şey  ne  kötüdür!  Allah  onlara  gazab etmiştir...”  (Maide: 80)

 

 Bugün müslümanları hıristiyanlara karşı kışkırtan, Batı  ve Amerikayı müslümanların üzerine gitmeleri için tahrik edenin, bugün Afganistan, diğer gün Irak, diğer gün İran, bir başka gün Suriye’de savaş planları yapanların kimler  olduğunu zannediyorsunuz. Ayet-i Kerimede her fırsatta savaş çığlıkları atan ve terör estiren Yahudiler anlatılır ve şöyle buyurulur:  “...Savaş  ateşini  ne  zaman  yakmışlarsa  Allah  onu söndürmüştür.  Onlar, yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah ise bozgunculuk yapanları sevmez.”  (Maide: 64)

 

Bunun gibi Kur’an-ı Kerimde bir çok yerde Yahudiler anlatılır. Onlara karşı dikkatli olmamız, oyunlarına gelmememiz ve onların ardına düşmememiz için uyarılar yapılır.  Asırlar boyu kendi menfaatleri için insanlara zarar vermek, onları birbirine düşürmek, oluk oluk kanların dökülmesine yol açan savaşlar çıkarmaktan geri durmamışlardır. Onları iyi tanımalıyız. Onların bizim içimizdeki uzantılarını, masonluk, rotary kulüpleri, lionslar gibi uluslar arası gizli teşkilatlarını ve Türk vatandaşı olup da o teşkilatlar yararına çalışanları iyi bilmeliyiz. Çıkan olayların, estirilen terörün  arkasındaki yahudiyi görmeliyiz. Yahudinin medya vasıtasıyla halkımızı ve tüm dünyayı nasıl aldattığını anlamalı ve tedbirimizi almalıyız. Bu memleketimizin ve  dünyanın huzur ve sukuneti tekrar bulması için bir şarttır.


Allaha emanet olun. 
 

Yahudiler-1

10/9/2008
 

Yahudiler-1

 

Dünyayı kim karıştırıyor? Kim fitne ve fesad odaklarını harekete geçiriyor? Kimler durduk yerde terör estirip suçu müslümanların üzerine atıyor? Savaş ateşini yakan kim? Bu soruların cevabı dünya üzerinde meydana gelen acı olaylara açıklık getirecektir. Bize her şeyin en doğrusunu bildiren Kur’an-ı Kerimden yola çıkarak bu soruların cevabını bulmaya çalışacağız.

 

Yahudi denilen bir kavim var. Bunlara İsrailoğulları da diyebiliriz. Hz. Musa’ya tabi olan Yahudilere Allah tarafından büyük bir Peygamber gönderildiği ve seçkin insanlar kılındığı halde, istisnalar dışında bir çoğu üzerlerine düşen vazifenin hakkını vermediler, kıymetini bilmediler. Hz. Musa’dan sonra kendilerine başka Peygamberler de gönderildi. Ancak İsrailoğulları Hz. Musa’ya yaptıkları gibi diğer  Peygamberlere de karşı gelmişler, sıkıntı vermişler, eziyet etmişler hatta kendilerinin iyiliğini isteyen bu Peygamberlerden bir kısmını öldürmüşlerdir. Nitekim Ayet-i Kerimede şöyle buyurulur: “Andolsun  ki  biz, İsrailoğullarından    söz    almış   ve  onlara  peygamberler göndermiştik.  Her  ne  zaman  bir  peygamber  onlara nefislerinin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse, onlardan bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürdüler.”  (Maide: 70)

 

Peygamberlerine eziyet veren azgın yahudilere zillet ve aşağılanma damgası vuruluyor: “...Onlara zillet   ve miskinlik damgası  vuruldu  ve  Allah'ın  gazabına  uğradılar.  Bu,  Allah'ın âyetlerini  inkâr  etmeleri  ve  haksız  yere  peygamberleri  öldürmelerindendi.  Evet bu, isyan etmelerinden ve haddi aşmalarındandı.”  (Bakara: 61)

 

Yhudiler daha da ileri gidip Allah’a oğul isnad ettiler. Uydurdukları şeylerin arkasına düştüler. İlgili Ayette buyurulur ki:  “Yahudiler:  "Uzeyr  Allah'ın oğludur," dediler. Hıristiyanlar da: "İsa Mesih Allah'ın oğludur"   dediler.  Bu,  onların  kendilerinden  önceki  kâfirlerin  sözlerine  benzeterek ağızlarında geveledikleri sözleridir. Allah onları kahretsin! Nasıl da uyduruyorlar!”  (Tevbe: 30)

 

Tarihleri boyunca sergiledikleri türlü isyan ve aşırılıkları nedeniyle Hz. İsa ve Hz. Davud tarafından lanet edilmişlerdir:  “İsrailoğullarından inkâr  edenler  Davut  ve Meryem  oğlu  İsa'nın  diliyle lânetlenmişlerdir. Çünkü onlar isyan etmişlerdi ve aşırı gidiyorlardı.” (Maide: 78)

 

Kendi içlerinde bile ayrılmış ve yeryüzünde bölük pürçük olmuşlardır : “Biz  onları  yeryüzünde  bölük  bölük  ayırdık...”  (A’raf:168)

 

Menfaat ve çıkar düşkünüdürler. Hatta bunun için kutsal kitaplarındaki hükümleri işlerine geldiği gibi değiştirmişler ve mevcut hükümleri dünyalık bir takım çıkarlar uğruna satabilmişlerdir. Ayette öyle buyurulur: “Kitabı  elleriyle  yazıp,  sonra  da  onu  az  bir  değer karşılığında satmak için: "Bu, Allah  tarafından  gelmiştir."  diyenlere  yazıklar  olsun! Ellerinin yazdıklarından dolayı vay onların haline! Kazandıkları günahtan dolayı vay onların haline!” (Bakara: 79)

 

Ayrıca Yahudiler son Peygamber’in geleceğini biliyor ve onun kendi kavimlerinden gelmesini istiyorlardı. Ancak Peygamber başka bir kavimden gelince bunu kabullenemediler. Peygamberimizi Kitablarındaki nitelik ve işaretlere uygun olduğunu gördükleri ve onu bir kimsenin öz çocuğunu tanıdığı gibi tanıdıkları halde bunu gizlediler. Bu husus Ayet-i Kerimede şöyle izah edilir:  “Kendilerine  kitap  verdiğimiz  kimseler,  Peygamber'i  kendi çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Ama yine de onlardan bir grup bildikleri halde gerçeği gizlerler.”  (Bakara: 146)

    Sonuçta ırkçılıkları yüzünden Hz.  Peygamberi inkara kalkıştılar: Bu husus Ayette şöyle açıklanır:  “Allah'ın,  kullarından  dilediğine,  bol  ihsanından  indirmesini çekemeyip, Allah'ın indirdiğini  inkâr  etmekle  kendilerini ne kötü bir şeye sattılar. Bu yüzden gazab üstüne gazaba uğradılar. Kâfirler için aşağılayıcı bir azab vardır.” (Bakara: 90)

 

   Son Peygamber’in gelmesi ve Kur’an-ı Kerimin indirilmesi karşısında bile bile inkara kalkışan Yahudiler laneti hak etmişlerdi.  Ayette buyurulur ki: “...Bildikleri kitap kendilerine gelince onu inkâr ettiler. Allah'ın lâneti inkâr edenlerin üzerine olsun.”  (Bakara: 89)


(DEVAM EDECEK)

TARİKAT

3/9/2008
 

Tarikat

 

Tarikatlere girmenin gerekli olup olmadığını, tarikate girilmesi halinde mürşidi seçmenin yolunu bilmemiz gerekiyor.
 Tabi ki her müslümanın beraber hareket edeceği bir çevresi, yol gösterecek bir hocası, dini iyi bilen bir rehberi veya mürşidi olması büyük önem arzeder. Böylelikle müslüman hem dinini öğrenmiş olur, hem de yalnız başına yapamayacağı bir çok faaliyeti beraber hareket ettiği cemaati ve arkadaşları ile gerçekleştirmiş olur. Böylece sohbetlere katılır, ilmini artırır,  Allah yolunda  vereceği  mücadele için gerekli manevi gıda ve enerjiyi almış olur. Kardeşleriyle beraber şevk ve heyecanla Allah yolunu tutar, Dinin gereklerini yaşar ve yaşatır.

Müslüman böyle bir topluluğun içinde ise ve kendisine örnek olacak, yol gösterecek bir hocası varsa bu kişinin ayrıca bir tarikate girmesi gerekli değildir. Dinimizde İslamı yaşayabilmek için tarikate girmek gerekir diye bir hüküm ve şart yoktur.  

Tarikate girmek isteyen kardeşlerimizi ise dikkat etmeleri ve tarikate girmenin şartlarına uygun hareket etmeleri konusunda uyarmamız gerekir. Nasıl ki üye olmak istediğimiz herhangi bir kurum, dernek veya teşkilatın üyelik şartları varsa, adabı, usülü varsa, tarikatlere girmenin de bir yolu, adabı ve usülü vardır ve bunların bilinmesi lazımdır.

İyi bilinmelidir ki tarikate girme ve mürşidi seçmede ölçü kesinlikle o tarikat şeyhinin keramet göstermesi değildir. Kesinlikle “işte adam acayip şeyler  yapıyor, olağanüstü şeyler gösteriyor, efendim gaybdan haber veriyor” gibi haber ve söylentilerin arkasına düşülmemelidir. Hatta bu olağanüstü şeyleri gözlerimizle görmüş olsak bile önce tabi olacağımız mürşidin istenen şartları taşıyıp taşımadığına bakmalıyız. İyi bilelim ki  tarikat adabı hakkında yazılan kitaplarda keramet göstermenin esas alınmaması gerektiği ve bunun tarikatın doğru çizgide olduğunu gösteren bir ölçü olmadığı kaydedilmiş ve açıklanmıştır. Zira insanlar neyin gerçekten keramet olduğunu neyin olmadığını bilemez, dolayısıyla yanılabilir ve keramet diye oyunbazın veya sihirbazın arkasına düşebilirler.

Şimdi herhangi bir tarikate girme konusunda önemli iki şarttan bahsedeceğiz: Bunlardan

Birincisi: Girmek istediğimiz tarikatın İslam’ın değişmez ilkelerini, Ehli Sünnet ve’l-cemaat esaslarını benimsemiş olması gerekir. Yani Kur’an yolunu takip edecek ve Hz. Peygamber’in sünnet çizgisinden ayrılmayacak. İslam’da olmayan, batıl, yanlış ve hurafe şeyler içermeyecek. Böyle olup olmadığını anlamak içinse öncelikle tarikatın incelenmesi,  soruşturulması ve yeterli tahkikatın yapılması  gerekmektedir.

İkinci önemli şart ise şudur: Tarikatın başında olan kişinin alim bir kimse olması. Yani tarikatte müridleri yönlendiren mürşidin sadece tasavvufta değil, tüm dini konularda yeterli bilgisi ve uzmanlığı olması şarttır. Neden? Çünkü bakınız mürşid diyoruz, ne demek mürşid? Yani “doğru, hak yolu gösteren” demek. Şayet doğru yolu gösteren kimsenin alimlik sıfatı bulunmuyorsa insanlara nasıl yol gösterecek ve nasıl irşad edecek, kendisi bilmiyorsa insanlara ne anlatacak, sorularına doğru bir şekilde nasıl cevap vercek, onları neye göre yönlendirecektir. Ne yazık ki zamanımızda bu önemli adaba uyulmaması ve şeyh diye ortaya çıkan kişinin ilmi seviyesine, alim olup olmadığına dikkat edilmemesi nedeniyle işin ehli olmayan kimseler ortaya çıkmakta ve insanları  yanlış  şekilde yönlendirmektedirler. Mürid şeyhin yanlış yaptığını görse dahi müdahale etmemekte “bir bildiği vardır” diyerek yapılan yanlışı kabullenmektedir. Şeyh ise “şeyhe teslimiyet gerekir” diyerek gelebilecek itiraz ve uyarıların önünü kesmektedirler.

Evet, Tarikate girmek isteyenin niyeti iyi olabilir; Allah için bir yere bağlanmak ve bir şeyler yapmak istiyor olabilir. Ama bir şey yaparken yapılanın boşa gitmemesi için doğru olana yapışmalıdır. Ehli olmadığı halde insanların başına geçip, kendilerini şeyh diye ilan edenler iyi tanınmalı, körükörüne arkalarına düşülmemelidir.

Bir tarikatın veya mürşidin şartlara uygun olup olmadığı nasıl anlaşılır? Tabi ki ilmine güvendiğimiz kimselere sorarak, danışarak anlaşılır, güvenilir bir tahkikattan sonra gereken yapılır.

“Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır”, “Bir şeyhe tabi ol, bir tarikate gir de nasıl olursa olsun” gibi asılsız şeylere  kulak verip de rastgele bir tarikate girenleri uyarmalıyız. Müslüman dikkatli olmalı ve kulaktan dolma bilgilere itibar etmemeli, bilerek, araştırarak hareket etmelidir.

NE GÜZEL

28/8/2008


NE GÜZEL

Kainattaki sonsuzluğa inat ,bir sonun var olması ne  güzel .

 

Kaybolurken insan madde aleminde mana ikliminde kurtulması ne güzel.

 

Ne güzel bir yetimin başını okşamak ve bir güle dokunurken dikenine katlanmak.

 

Ne güzel ağlamak taşlaşmış kalplerimizle, Filistin de bir çocuğun gözyaşı ile

 

Var mı gerçekten acının ve ümidin sonu,  rahmet kapısı varken?

 

Gezerken ruhum aşina sokaklarda aklım ruhumun gerisinde.

 

Ve kayıp gidiyorken ellerimden zaman, tutunmuşum akan zamana inat köklerimle Rahmana.

 

Ne güzel bulmak en güzeli, kaybederken bir şeyleri.

KADER NEDİR (2)

2/4/2008

 

              Sizin evveliniz ve âhiriniz, diriniz ve ölünüz, yaşınız ve kurunuz kullarımdan en takvâlısı kalbi gibi olsalar, bu durum benim mülkümde bir sivrisineğin kanadı kadar artış meydana getirmez!..
          Sizin evveliniz ve âhiriniz, diriniz ve ölünüz, yaşınız ve kurunuz en şakî kulun kalbi gibi olsalar (yani hepsi inkârda olsalar), bu durum benim mülkümden bir sivri sineğin kanadı kadar eksiltmez!..
     Sizin evveliniz ve âhiriniz, diriniz ve ölünüz yaşınız ve kurunuz, bir sahada toplansa ve içlerinden her insan ümitleri yettiği kadar istese, her isteyenin istediklerini veririm ve bu benim mülkümden hiçbir şey eksiltmez. Öyle ki içinizden biri denize uğrayıp iğneyi suya daldırıp alsa. Kesinlikle bilin ki BEN sınırsız ihsan ediciyim, varlığın sahibiyim, yüceyim.

DİLEDİĞİMİ YAPARIM!..
Bağışım bir sözdür. Azâb’ım bir sözdür.
Bir şeyin olmasını istersem emrederim, "OL" derim; ve o şey olur!.."
          Nasıl..? Bir şeyler anlatabiliyor mu, bizim yerimiz, haddimiz, gücümüz, irademiz, kudretimiz hakkında bu hadîsi kudsî?..
   Kâinatta dünyadan 1 milyon küsür defa büyük güneşin yeri iğne ucuyla gösterilemezken, gururundan, kendine biçtiği pâyeden yanına yaklaşılmayan insanın yeri acaba daha iyi anlaşılabiliyor mu bu satırlarda?

Evet, bizde, "ALLAH’A RAĞMEN", bir iş yapabilecek potansiyel mevcut mu?!
Hiç şüphesiz, biz herşeyi kader ile yarattık. Bizim emrimiz, bir göz kırpma gibi yalnızca 'bir keredir.' (Kamer Suresi, 49-50)
           Kader, Allah'ın geçmiş ve gelecek tüm olayları "tek bir an" olarak bilmesidir. İnsanların önemli bir bölümü, Allah'ın henüz yaşanmamış olayları önceden nasıl bildiğini sorarlar ve kaderin gerçekliğini anlayamazlar. Oysa "yaşanmamış olaylar" bizim için yaşanmamış olaylardır. Allah ise zamana ve mekana bağımlı değildir, zaten bunları yaratan Kendisi'dir. Allah katında zaman diye bir kavram yoktur. Bu nedenle Allah için geçmiş, gelecek ve şu an hepsi birdir ve hepsi olup bitmiştir.
Allah'ın belirlediği kaderi insanların değiştirmesi mümkün değildir.
Bu, toplumda yaygın olan çarpık bir kader anlayışıdır. Örneğin ölümden dönen bir hasta için "kaderini yendi" gibi cahilce ifadeler kullanılır. Oysa kimse kaderini değiştiremez. Ölümden dönen kişi, kaderinde ölümden dönmesi yazılı olduğu için ölmemiştir. "Kaderimi yendim" diyerek kendilerini aldatanların bu cümleyi söylemeleri ve o psikolojiye girmeleri de yine kaderlerindedir.
        Çünkü kader Allah'ın ilmidir. Tüm zamanı aynı anda bilen ve tüm zamana ve mekana hakim olan Allah için, herşey kaderde yazılmış ve bitmiştir. Allah için zamanın tek olduğunu Kuran'da kullanılan üsluptan da anlarız. Bizim için ölümümüzden sonra yaşanacak bazı olaylar, Kuran'da çoktan olup bitmiş olaylar olarak anlatılır. Allah bizim bağlı olduğumuz izafi zaman boyutuna bağlı değildir. Allah tüm olayları zamansızlıkta dilemiş, insanlar bunları yapmış, tüm bu olaylar yaşanmış ve sonuçlanmıştır.

 (devam edecek)

KADER NEDİR

2/4/2008

 

 

         Kader konusu İslam dininin en girift konularından biridir. Kader konusunda söylenecek her söze dikkat etmek gerekir. Çünkü imanın şartlarından biri kadere imandır. Kader konusunda yanlış düşünmeleri yüzünden yoldan çıkıp sapıklığa düşen bir çok tarikat olmuştur. Kaderiye tarikatı bunlardan biridir.

Kader nedir?
Bu sorunun kısa bir cevabı yok aslında...
Lügat anlamı açısından : Ölçü, miktar, plân, program, takdir, biçim ve şekil verme demektir.
          Dini açıdan : Cenâb-ı Hakkın, kâinatı ve içindekileri, zamanı, kıyameti, âhiret âlemlerini, yâni bütün mükevvenatı yaratmadan önce bir ölçü ve programa göre takdir etmesidir ve ‘levh-i mahfûz’ denen İlâhî deftere, bilgisayara kaydetmesidir diyebiliriz özet olarak.

         “Kul kendi iradesiyle yolunu çizer ve yaptıklarının neticesine katlanır" şeklinde özetleyebileceğimiz görüşü savunanlara "Kaderiye"ciler denmiştir. ki bunlar hakkında,"Ümmetimin mecûsileridir, kaderiyeciler"şeklinde bir hüküm gelmiştir.
"Kaderiyeciler", "kul kendi kaderini kendi yazar"; görüşünde olanlardır... "Allah" da ötelerden bir yerde; ya da başka bir boyutta oturup, bu boyutta yapılanları seyreden bir varlığın adı herhalde?!...
             Esasen Kur'ân-ı Kerîm baştan sona bu görüşü iptal için sayısız hükümler serdeder.Allah’ın azâmeti, yüceliği, sonsuz varlığı yanında insanın yeri, iradesi, kudreti ve sahip olduğu şeyler nelerdir?!. Kısaca, "ALLAH İsmiyle İşaret Edilen” indinde insan neleri yapacak güce ve iradeye sahiptir.?!
            Evet, yüz milyarlarca ve yüz milyarlarca güneşin birbirlerinden çok büyük uzaklıklarla içinde yüzmekte oldukları kâinatın varedicisi katında, insanın yeri ne?

Buyurun bu konuda bir Hadîs-i Kudsî:
-Rasûlullah salla’llahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu;
Allah azze ve celle şöyle diyor:
"EY kullarım. Hepiniz delâlettesiniz ancak benim hidâyet ettiklerim hâriç. Benden isteyiniz ki sizi hidâyete erdireyim. Hepiniz fakirsiniz, ancak benim zengin ettiğim hariç; benden isteyiniz ki size rızık ihsân edeyim.
Hepiniz günâhkârsınız, ancak benim mağfiret verdiklerim müstesnâdır; içinizden her kim benim bağışlayıcı olduğumu bilir de benden mağfiret dilerse, (günâhlarının büyüklüğüne) aldırış etmeden bağışlarım!..

(DEVAM EDECEK)

 

 

 

« Önceki ::

Blogcu ile yapıldı